Erozyon

Hep toprak erozyonundan bahsedilir durulur. Sanki bu ülkede başka erozyonlar yokmuş gibi. Elbette ki verimli topraklarımızın ayağımızın altından kayıp gitmesi, bizim kadar geleceğimiz adına da acı bir kayıptır. Kesinlikle de hafife alınacak ve mazur görülecek bir tarafı da yoktur. O toprak ki aşımız, evimiz, gardaşımız, yarenimiz ve en sadık dostumuzdur. Ancak toprak erozyonu dışında da, gözler önünde kayıp giden nice nice değerlerimiz bulunmaktadır. Ülkemiz, erozyonların sergilendiği tiyatro sahnesi gibi. Dilimizle beraber kültürümüzdeki erozyona kimseciklerin değinmeyişine hiçbir zaman anlam veremedim. İşin tuhafı ise, verimli topraklar bazı önlemlerle elde tutulabilmektedir. Ağaç dikimi, bölgesel koruma projesi, ve birkaç çıkarılacak yasayla; kalıcı manada çalışma içine girilebilmektedir. Halbuki öyle midir, yitip giden dil ve onun etrafında şekillenen kültürün durumu. Son dönemlerde dünyamız küçük bir köy haline dönüşme yolunda kabuk değiştirmektedir. Küresellik olarak adlandırılan bu etki karşısında, özümüzü oluşturan dille şekillenen kültürümüz yaralı neferler gibi direniyor da kimseciklerin gıkı çıkmıyor. Bu noktadaki feryatlarını ifade edenlerin sesi, ülke gündemini magazinsel boyuta çeken medya tarafından örselenmektedir. Kültürün bu didinmesi kim ve ne için acep. Yüzyılların birikimleri, son on yıl içinde öylesine bir hızla tahribata uğradı ki sorunu anlatmada kelimeler kifayetsiz kalmaktadır. Dil zenginliğimizden gocunanlarca uydurulan marketing, shop assistant, prezantebel, resopsiyon, consept,vbg. uyduruk yığınlarca kelime ve arkasından savurup getirdiği kültür, ne olduğunu anlamadan, bir anda taa içerimize kadar sokuluverdi. Bu noktada; kültürüne ve diline aşkı kadar, geçmişe vefasından ötürü özünü bozmayan İlber Ortaylı, İskender Pala, Oktay Sinanoğlu, vbg. birçok güzide şahsiyetin varlığı ve gayretleri gelecek adına ümit var olmamızı sağlıyor. Onlar ki bizlerin ağaç gibi köklerimizle bağımızı kuvvetlendirmemizi ve bu topraklar üzerinde dimdik ayakta durmamızı sağlıyor.(Kültür üzerine…)