Köykent

Kaç kişi kaldı ki İstanbul’da halis muhlis İstanbullu. Sayısı az da olsa varlar. Ne var ki kalanların çoğu da gelenlere uydu. Tıpkı kavimler göçünde olduğu gibi. İstanbul’a akın akın gelindi. Nasıl ki kavimler göçüyle bir çağ açılıp kapandıysa, İstanbul’a gelişle de ülkemiz tarihinde de çığırlar açıldı. Pek çoğumuz her şeyiyle geldi bu şehre. Geliş ki o geliş. Envai çeşit cahillik, çirkinlik, görgüsüzlükte beraberinde sokuluverdi şehri İstanbul’a. Esen bu rüzgarın içinde hiç mi hiç güzellik yok muydu. Elbette vardı. Ancak kötülükler güzelliklerin bir çoğunu örtmüştü. Ne çare ki; aş, iş denen hengameler içinde unutuldu şehrin modernite ile geleneksellik arasındaki gelişiminin nasıl olacağı. Aş peşinde koşmaktan insanlarımız içlerindeki birçok güzel hasletleri bu şehre taşıyamadı. İçleri de dışları da ne hikmetse çarpık şehirli oldu. Bir de büyüsüne kapılmıştık şehrin. Getirdiklerimiz ve getiremediklerimiz bir yana, bu şehrin içi boşaltıldı galiba. Her şey bir yana, ekseriyetimiz de şehirli olamadı. Şehirli olanlar ise tamamen unuttu benliklerini. Çevresini küçümseyen ne oldum delisi güruhlar, geldiği yere burun büken vefasızlar, sokaklarda aç susuz gezenlere aldırış etmeden fildişi kulelerde hayat sürenler, kaliteli bir yaşamdan uzak sayısız kitleler, bilginin değerinin düştüğü kör bir cemiyet,…. Herhalde güzel değerlerin yaşama geçmesi zaman alıyor. Bazen keşke diyesi geliyor insanın. Ne olurdu sanki, toplumun her katmanına kötülükler yerine, güzellikler hızla nüfus etseydi.…Ayrıca bu nasıl bir şehirlilik ve nasıl bir medeniyet anlayışı ki şaşırmamak elde değil. Yarımız köylülüklerini yaşamaya devam ederken, yarımız batının tam bir kopyası oldu. Bir türlü denge kurulamadı. İki arada bir derede kalmak bu olsa gerek. (Değişen kültür)