Okuma ve yazma dürtüsü

Şimdilerde çokça yazıyorum. Çünkü yazacak o kadar şey birikti ki. Ne yaparsınız ki her nereye bakarsanız sayısız değinilecek, irdelenecek ve en önemlisi gözden ırak tutulamayacak mevzu. Kimilerince ayrıntıda kalmış, hatta yaşantıların çok uzağında bulunan harici bir o kadar da boş fikriyat. Belki gereksiz laf kalabalığı, belki de felsefe yapmaktan öte olmayan bir yığın edebi içerikli nüktedanlıklar. Olsun. Her ne gözle görülürse görülsün. Sorgusuz sualsiz beyhude konuşmaktansa, kelimelerin ağırlığını tarta tarta yazıya dökmek kadar keyif verici bir uğraşı alanı olmasa gerek. Sayısız zaaflarımızın başında gelir, okuma alışkanlığı ve yazma etkinliği. Kim ne derse desin bu yönümüzü çokça ihmal etmekteyiz. Tabi ki de yazma etkinliği öncesinde okumalarla belirli bir doygunluğa ulaşılması da gereklidir. Hayat öyle veya böyle nasıl olsa akıp gidiyor. Okuyan da bir, okumayan da. Yazan da bir, yazmayan da. Kolaycı bir yaşam akışına kapılmak varken: “Niye kendimizi zora sokalım?” diye soranlar elbette çıkacaktır. Halbuki düşünerek bir bakmak gerek, ileri ülkelere. Toplumumuz adına eğri oturup doğru konuşmanın ve eteklerimizdeki taşları dökmenin zamanı çoktan geldi de geçiyor galiba. Bilgi toplumlarında okuma olgusu üzerindeki sorunlar yıllar öncesinde aşılmış olup, yazınsal ürünlerin nasıl artırılacağı üzerine fikir teatileri yapılmaktadır. Hatta bu konuda epey bir yol alınmıştır. Ülkemizde bir yılda çıkan bilgi kaynağı, bilgi toplumlarında bir hafta içindeki yayın sayısına eşdeğerdir. Ayrıca eserlerin içeriklerindeki karşılaştırmalı makalelere baktığımızda, bilgi toplumu olarak addedilen ülkelerin ufku geniş ve daha özgün eserlere sahip olduğu bilim adamlarınca yapılan tespittir.….Öyleyse daha kırk fırın ekmek yiyip muasır medeniyetler düzeyine mi çıkacağız, yoksa sürekli dışarıdan bilgi ve teknoloji transferi yapan bir ülke olmaya mı devam edeceğiz? Galiba beyin göçü şeklinde tezahür eden bu erozyonu önlemeden, muasır medeniyet ufkunun ötesine geçmemiz oldukça zor olacak. (Bilgi toplumu yolunda)